Merhabalar herkese,
Arayı yine biraz uzattık sanki? Uzattık uzattık yalan yok, tamamen benim eşekliğim, bir türlü bir tarafımı kaldırıp bilgisayar başına geçemememden.
Hoş aslına bakarsanız bahar tatili hariç çok farklı şeyler yapmadım ilk dönemle kıyasla. Kısaca ufak tefek değişimlerden bahsedeyim. Herşeyden önce belirtmem gerek, 2. dönem gelen yeni değişim öğrencilerinin yarısından çoğu Amerikalı ve ”mal Amerikalı” tanımına uyan zat büyük bir kısmı. O bakımdan yurdun atmosferi geçen döneme kıyasla biraz daha kötü. Gerçi her şekilde zaten yakın olduğum insanlarla muhattap olmaya devam etsem de atmosfer diyorum ya, o işte biraz değişik geçen döneme göre. Bunun dışında Japonca seviyem konuşma alanında 7, yazma okuma alanında 6′ya yükseldiği için Japonca dersleri daha da bir ağırlaştı diyebilirim ama dürüst olmak gerekirse geçen döneme kıyasla dersleri öyle çok iplediğimi söyleyemeyeceğim. Hani gereken kadar çalışıyorum, ama not konusunu bu dönem pek kafaya takmadığım için(2. dönem için kabulümü alma işi aradan çıktığı için) üzerimde bir stres yok, maksat Japonca seviyem gelişsin gelişebildiği kadar.
Havalardan bahsedelim biraz; en basit şekilde Osaka’nın havasının dengesizlik anlamında İstanbul’dan hiçbir farkı yok, hatta İstanbul’a nazaran daha keskin değişimlerin olduğuna bile tanık olmak mümkün. En komik örneği daha dün gündüz ve gece (29 Mart) kar yağışına tanık olarak yaşadım. Hakikaten tam anlamıyla yolunu şaşırmış bir kar yağışıydı diyebilirim. Hele gündüz 5 dakika serpiştirdi ki aynı anda güneş de vardı. Velhasıl, Mart’ta bir iki kez bahar geldi zannedip sevindirik olduğumuz günler olsa da ertesi gün bastıran soğuk yüzünden avucumuzu yalayıp oturduk. O yüzden bahar geldi demiyorum, soğuk hala. Yarın yazı andıran bir gün olsa yine demeyeceğim çünkü yeter havalar güzelleşti diye gaza gelip, kısa süre içinde cevabımı alıp oturmam.
Ve en güzel kısma gelirsem, 6 gün çok güzel seyahat ettim. Tamamen tek başıma, sırt çantamı alıp kafama göre istediğim yerde istediğim şekilde durarak harika zaman geçirdim. Tabi tek başına olmanın en güzel avantajı tamamen özgürsünüz, istediğiniz yere gitmekte, istediğiniz yerde kalmakta, istediğiniz kadar kalmakta vs vs… Gezinin ilk durağı Hiroshima oldu. Hiroshima’da geçen dönemden çok iyi arkadaşım olan Maki ile buluştum. O sağolsun gezinin Hiroshima kısmına eşlik etti. Hiroshima’da ilk durak olarak şehre çok yakın bir ada olan Miyajima’ya gittik ve şansımıza o gün yılda bir yapılan festivale denk gelmişiz.
Geleneksel kıyafetleriyle törende bulunan yaşlı genç pek çok Japon’a rastlamak çok ilginç oldu. Miyajima deyince en ünlü kısmı, aynı zamanda dünya kültür miraslarından birisi olan Itsukushima Tapınağı. Niye bu kadar ünlü derseniz, normalde suyun içinde bulunan bu tapınak, gün içinde gelgit etkisiyle denizin çekilmesiyle
beraber yanına gidilip dokunulası bir hal alıyor. Her gün gerçekleşmeyen birşeymiş aslında ama benim şansıma gittiğimiz gün oldu, bu tecrübeyi de yaşamış oldum bu sayede. Fotoğraflarda evvelki ve sonraki halini bizzat görebilirsiniz. Aynı zamanda Miyajima adasının tepesine teleferikle çıkıp harika manzaralar yakalama olanağımız da oldu aynı gün zarfında.

Kısaca dolu dolu bir günün ardından ertesi günkü durağımız atom bombası müzesi ve bombanın atıldığı zamandan kalan ve koruma altındaki zamanın işmerkezi olarak kullanılan binası Genbaku Dorm oldu.

Atom bombasının ne olduğunu ve etkileri malumumuz. Ama neyin nasıl olduğunu direk gerçekleştiği yerde öğrenince daha kötü vuruyor gerçekler yüzünüze. Velhasıl Hiroşima’nın 1 gün önce ve sonra çekilmiş fotoğraflarını görünce akıl baştan gidiyor. Koskoca şehirde 3, bilemedin 4 tane bina kalmış. Bombanın atıldığı bölgenin 1 km kare etrafındaki hemen herkes olay anında ya da 1 gün içinde can vermiş. Ama en etkileyiici kısmı yerle bir olan şehir çok çok kısa bir zaman içinde yaralarını sarmış ve tekrar kurulmuş. Hakikaten saygı duyulası.

Bu arada gezinin Hiroshima kısmında da, kalan kısımlarında da konakladığım yer her zaman internet kafeler oldu! Evet, bu sadece Japonya’da bulabileceğiniz birşey ama gerçekten harika bir imkan. Otelin yarı fiyatına, kendinize ait küçük odanızda, hem bilgisayar, hem televizyonunuz var. Ortak kullanıma açık duş ve sınırsız meşrubat da cabası. Sadece meşrubat da değil, o kadar çeşit içecek var ki… Üstüne bir de dondurma. Yatacağınız yer bir otel yatağı kadar komforlu olmayabilir ama kesinlikle tecrübe edilmesi gereken birşey Japonya’da. Bir de ek olarak inanılmaz bir medya arşivi var, çizgi romanlardan DVD’ye kadar.

Hiroshima gezisi tamamlandıktan sonra Maki ile vedalaşıp kendi yoluma koyuldum. Açıkcası tamamen plansız bir şekilde istasyona gidip, doğaçlama bir şekilde tercihlerimi yaparak sırasıyla Onomichi, Fukuyama, Higashi Fukuyama, Kurashiki, Seto – Hashi ve Himeji’ yi gezdim. Bahsetmeye değer olanlarına gelecek olursak, Kurashiki tarihi bir Japon kenti ve geleneksel evleri ve müzeleriyle meşhur şirin bir yer.
Şehrin ortasından bir kanal geçiyor. Bu bahsettiğim tabi ki şehrin ”eski” kalan kısmı. Tarihi bölge dışındaki şehir klasik bir Japon şehri konumunda. Şehrin turistik kısmını bitirdikten sonra haritamı incelerken dünyanın en uzun köprülerinden birisi olan Seto köprüsüne 1 saat kadar mesafede olduğumu farkettim ve yine tamamen doğaçlama bir şekilde oraya gitmeye karar verdim. İlk olarak trenle köprüyü geçsem de, köprüyü geçerken güzel fotoğraf çekememe durumunu hesaba katmamıştım ki! Neyse efendim, geçtikten sonra aynı hat üzerinden geri dönerken fotoğraf çekmekle cebelleştiğimi gören bir Japon amca ile muhabbete başladım. Kimsin nerelisin faslından sonra ben köprünün güzel fotoğraflarını nereden çekebileceğimi sordum. Sağolsun tarif etti. Sonra biraz daha muhabbet edip iyice kanka olunca arabasıyla oraya kadar götürebileceğini söyleyince bende bir sevinç tabi. Zira çoktan yorulmaya başlamışım ve anlattığına göre epey kargacık burgacık yollardan geçip yorulmak gerekiyor, tabi ki tabanvayla gidiyorsanız. Neyse Uchiyama amca soş sohbetiyle beraber köprünün çok güzel fotoğraflarını çekebileceğim bölgeye arabasıyla getirdi sağolsun.
Kendisi 62 yaşında, ve zamanında benim yaptığım gibi sırt çantasını alıp gezmişliği olan bir zat. 30- 40 yıl öncelerden. O yüzden sevdi beni sağolsun, bir de yabancı olup Japonca bilince daha bir güzel oldu, tadından yenmedi. Zamanında Türkiye’ye gelmişliği de varmış, İstanbul’a. Bir de eski İstanbul’dan konuştuk tam oldu.
Sonrasında evine getirip eşiyle tanıştırdı, kahve içip muhabbet ettik.
Sonra da istasyona kadar geri bıraktı sağolsun. Her zaman söylerim Allah’ın sevdiği kuluyum diye ama son günlerde daha bir yakından hisseder oldum bu sevgiyi çok şükür ki. Uchiyama san ile tanışmak da bir parçası oluverdi. Gerçekten çok iyi bir insan, ve rastgele tanışmamız gerçekten çok iyi bir tecrübe oldu. Hem köprünün çok güzel fotoğraflarını yakalamam, hem de yöre insanıyla tanışıp bu şekilde kaynaşabilmek adına. İyi oldu, hoş oldu. Osaka’da tekrar buluşmak üzere ayrıldık kendisiyle.
Sıradaki gün takımadaları bağlayan köprüleri bisikletle geçip epey bir yol katetmek istiyordum ama soğuk hava ve şiddetli rüzgarı görünce ”Yav boşver bisikleti, binmediğin şey sanki, Himeji Kalesi’ni görmedin hem daha” şeklinde bir iç ses zuhur etti ve o ses gelsin die 4 gözle bekliyormuşum ki bir anda vazgeçiverdim bisiklet kısmından.
Efendim Himeji Kalesi dediğimiz yer Japonya’daki en eski ve büyük kalelerden. O da bir dünya kültür mirası. Son gün yol üstünde Himeji’ye uğrayıp kaleyi gördükten sonra Osaka’ma geri dönüş yaptım.
Özetle belirtmek gerekirse, hem gördüğüm mekanlar, hem de tecrübe anlamında çok verimli geçtiğini söyleyebilirim bu gezinin. Burada hepsine tek tek değinmedim ama tek başıma olduğum için trende, sağda solda bir sürü farklı yöre insanıyla tanışıp sohbet etme fırsatı buldum. Gezdiğim yerler genelde büyük şehir değil de kasaba benzeri yerler olduğu için insanı da daha sıcakkanlı oluyor ve Japonca da bildiğiniz için daha bir çok seviliyorsunuz. Bunu tecrübe etmek de gerçekten çok güzel bir deneyimdi.
Velhasılkelam, Osaka’ya döndük, bekleyen ödevler ve derslerin arasına. Hoş, en başta da belirttiğim üzere dersleri ilk dönem kadar sallamıyorum ne yalan söyleyeyim. Yine de üzerinizdeki psikolojik baskı da pek güzel birşey değil.
Kısaca şimdilik böyle işte. Çok uykum olduğu için bazı detayları atladım, özetin özeti gibi oldu bu yazı ama idare ediniz lütfen.
Son olarak diyeceğim, son zamanlarda ekstradan bir mutluyum, herşey gözüme güzel görünüyor. Bu gezi de bundan payını aldı pek tabi ki.
Hepinize sevgi ve selamlar.
Hoşçakalın şimdilik.
Not: Bu yazı ayrıldığı bölümler itibariyle o zaman periyodunda yazılmıştır okurken anlayacağınız üzere. Biraz uzun bir yazı oldu, hepsini okumak kasar diyorsanız istediğiniz bölümü okumak gibi bir seçenek de olmuş oldu, güzel oldu.
Beğenmeniz dileğiyle, iyi okumalar.
Yola Çıkış ve Kamboçya 1. Gün( 23-24 Aralık 2009)
Herşeyden önce belirtmek lazım bu yolculuk hayatımın en yorucu ve zahmetli yolculuğu oldu. Eri adlı Japon arkadaşımla çıktığımız bu uzuuun yolculukta güzergah; Osaka’dan başlamak üzere Çin aktarmalı Vietnam, oradan da Kamboçya olacaktı. Vietnam sağolsun vize vermediği, ve daha önceden Vietnam’a inmek üzere satın alınmış biletim olduğundan Vietnam’ı da aktarma yapmak üzere kullanmak durumundaydım. Kısaca özetlersek; öncelikle 23 Aralık günü saat 14.20 de Osaka’dan kalkan uçağımız yaklaşık 3 saat içinde Pekin’e vardı. Bilmediğim nokta Pekin’den Çin’in başka bir şehrine aktarma yapılıp oradan Vietnam’a geçilecek olmasıydı. Neyse efendim, 3 saat Pekin’de bekledik bu aktarma için.
Buraya ayrı bir paragraf açmak istiyorum, ilginç bir deneyimdi zira. Çin’e ayak basıp işlemlerimizi hallettikten sonra elimizde kalan 2 buçuk saati yemek yiyerek geçirmek istesek de kocaman havaalanında 1 tane döviz bürosu bulamadık! Sorduğumuz Çinlilerin hepsi de 5 karış suratla ya var dedi, dedikleri yerde hiçbişey yoktu, ya da burada döviz bürosu yok dediler. Yaklaşık 1 saatten fazla çaresizce döviz bürosu ararken( Çinlilerin yardımseverliğine(!) tekrar parmak basmak istiyorum) bir an Japon yardımseverliğini özledim ve yol arkadaşım Eri’ye ‘’Ya Japonya’yı özledim, şimdi bir Japon olsa kesin yardım ederdi ama nerden bulcaz hepsi birbirine benziyo.’’ derken yanımızdan o saniye (hakikaten abartmıyorum) ‘’chotto matte ne!’’(Japonca: biraz bekle) diyerek çocuğuna seslenen bir Japon annesi gördük ki, gülmekten yerlere yattık. Neyse kendisine döviz bürosu var mı yok mu diye sorduk ki, bilmediğini söyledi ama kendisinin turla geldiğini ve elinde Yuan(Çin parası) olduğunu, ihtiyacımız olduğu kadar bozabileceğini söyledi ki bu noktada Japonların kibarlık ve yardımseverliğine bir kez daha hayran kaldım. Gerçekten Çinlileri gördükten sonra Japonların kıymetini daha bir güzel anlıyorsunuz. Ve elimize geçen Yuan’la direk oturup yemek yedik tabi.

Neyse Pekin’den 3 saat süren bir yolculuk sonrası Çin’in adını bilmediğim, bilmek de istemediğim, muhtemelen güneyinde kalan bir şehrine geçtik. Orada da 1 buçuk saatlik bir bekleyişten sonra Vietnam güzergahlı uçağımız kalkış yaptı ve 3 buçuk saat süren bir yolculuk sonrası Vietnam’a varıldı. Vietnam sağolsun muhteşem bir ülke olduğu için Türklere vize vermemesi bir yana dursun, gece 2 de havaalanında uluslar arası aktarmalar için çalışan masada kimsenin bulunmadığı bir ülke. Biz de zaten 7 saat beklememiz gerektiği için 5 saat kadar aktarma için işlemlerimizi yapmamız gereken, in cinin top oynadığı ofisin önünde uyuduk. Bu arada Vietnam’a hakikaten çok ama çok küfür etmek istiyorum, vize vermemesini geç, afedersiniz dangalak herifler Japonya’da vize işlemleri için pasaportumu aldıkları vakit, ilk sayfadaki isim ve fotoğrafın olduğu sayfadaki koruyucu naylonu açmışlar ve Çin’de adamlar kimliğimin sahte olduğunu düşünüp hakkımda en az 15- 20 dakika araştırma yaptılar. Böyle şeyler de hep beni bulur ya…neyse. Vietnam’ın tekrar annesinin gözlerinden öpüyorum. ( Halkıyla bir problemim yok, lafım hükümeti ve dışişlerinedir. Ülkelerini harabeye çeviren Amerikalılara dolar uğruna kucaklarını açarken bana vize vermemeleri bir yana dursun, pasaportumun içine edip bir sürü uğraştırdılar.) Neyse, velhasılkelam, işlemlerimizi tamamlayıp Kamboçya’ya doğru yola çıktık.(nihayet) 1 buçuk saatlik bir yolculuk sonrası artık Kamboçya’daydık! Toplamda 4 uçak kullanmak suretiyle aktarmalarla beraber 24 saat içinde Kamboçya’ya varmıştık!
Amma velakin uçaktan iner inmez kendini buram buram hissettiren yaz havası bana bütün yorgunluğumu unutturdu o anda. Benim gibi bir yaz aşığı için Aralık 24’te yaz mevsimini tecrübe etmek muhteşem bir şey tabi ki heheh. Oradan bizi karşılayan otel görevlisi refakatinde, motor araba (?!)
şeklinde garip bir vasıtayla otelimize gittik. Kamboçya hakkında ilk söyleyebileceklerim gerçekten çok fakir bir ülke olduğu. Buna rağmen insanlar güleryüzlü ve yardımsever görünüyorlar. Tabi ki turistlerden para tırtıklama amacı da var bunun altında ama olur o kadar. Derken otele geldik dinlendik vs.. derken ilk ziyaret mekanımız Beng Melia ‘ya doğru yola çıktık. 2 saat o motor arabayla fakir Kamboçya köylerinin arasından geçerek, sağda solda cıbıl cıbıl büllüğünü sallaya sallaya gezen çocukları göre göre Beng Melia’ya ulaştık. Bu arada yolda kavrulmuş pirinç ve fasulye kombinasyonundan oluşmuş bambuya sarılmış bir de Kamboçya yiyeceği yedik ki, Japonlar alınmasın yediğim çoğu Japon yemeğinden güzeldi. Ayrıca çoook daha ucuz ve doyurucu
Velhasıl, Beng Melia gerçekten ilginç bir yer, yıkık bir şehir, harabe kısaca. Fotoğraflarına bakmak lazım.
Burada da turist rehberine paragraf açacağım. Bildiği sadece birkaç kelimeyle İngilizce ile(hakikaten cümle asla kuramıyor, bildiği kelimeler de cidden yok denecek kadar az) bize sadece önden yürümek suretiyle rehberlik yapan bu zat ( zaten talep etmediğimiz halde kendini rehber atadı, ses etmedik) , yanımızdan geçen diğer turistlerden biri harabelerden bir bölgeyi eliyle gösterip library burası dedikten sonra her gördüğü yere library demeye başladı ki kendisine gülmekten günün bütün stresini attık. 1 dolar ücretini de helal ettim bu komik olaydan sonra .
Neyse efendim dönüşte akşam olmuştu ve bilin bakalım Kamboçya’da ışık var mı yollarda? Yok! Hakikaten adamlar evlerinde bile mum falan kullanıyorlar. 2 saat kadar zifiri karanlık yollarda üstümüze zıplayan böcekler eşliğinde motor arabamızla bir restorana çektik, 12 dolara sınırsız yemek yeyip(Kamboçya’da olabilecek en pahalı tarife, bir seferliğine kıydık paraya
)
bir de geleneksel danslarını izledik Kamboçların nefis oldu. Sonra da otele döndük tabi. Kısaca özetlersem burası hakikaten çok, gerçekten çok fakir bir ülke; filmlerde 3. Dünya ülkesi olarak gösterilen Afrika ülkelerinden hiçbir farkı yok, ama çok da şirin bir ülke ve geldiğim için çok mutluyum şu anda. İşte başlangıç bu şekilde. Öptüm şimdilik.
Angkor Wat, Nehir Gezisi, Phnom Penh ve Ölüm Tarlaları (25-28 Aralık 2009)
İlk gün kültür şokunu atlatıp güzel havaya da alıştıktan sonra, tuk tuk sürücümüz (bu motor araba dediğim şey işte ilk yazıda) eşliğinde 25 Aralık sabahı Kamboçya’nın en ünlü mekanı olan Angkor Wat harabelerine
doğru yol aldık.
Angkor Wat bir kendi başına tapınak ama etrafındaki bölgede sayısız harabe ve birbirinden görkemli tapınaklar ve eski şehir yerleşkeleri var. Bütün bölgeyi
gezmek
tüm günümüzü aldı, gerçekten harika yerler. Daha sonra da belirteceğim tekrar tekrar ama gezi boyunca(şu ana kadar) en ilgimi çeken şey gerçekten Kamboçya halkının fukaralığı, garibanlığı oldu. Nereye giderseniz gidin ‘’1 dolar ver abi’’ diye yanınızda biten çocuklara rastlamamak imkansız. Neyse o günün akşam yemeğini otelde yemeye karar verdik (hem de oda fiyatına dahildi). Ve otelimizde kalan ben hariç herkes Japon olduğu için arkadaş bulmamak da imkansız oldu bir yerde. Osaka’lı Yuichi adlı bir zat Kyoto’lu Harada ve Tokyo’lu Miyuki adlı hanımlarla arkadaş olduk. Gecenin devamında da beraber takıldık otelde muhabbet falan derken zaman aktı geçti. 26 Aralık günü de Siem Reap’de alışverişle geçti saat 3 e kadar. Alışveriş yapmaktan nefret eden biri de olsam, annem babamdan gördüğüm pazarlık teknikleri işimi inanılmaz kolaylaştırdı. Yeni başlayanlar için Kamboçya: ASLA VE ASLA SATICININ SÖYLEDİĞİ FİYATTAN ALMAYIN! Zira en iyimser satıcı bile normal ederinin en az 3 -4 katını söyleyecektir. Velhasıl bende umduklarını bulamadılar, zira en pahalı aldığım şeyi söylediklerinin 4’te birine falan aldım. 8- 10 dolardan açtıkları fiyatlara karşılık ben direk 1 dolar teklif edince daha en baştan zor müşteri olduğumu anladılar ve o 10 dolarlık fiyat bir anda 3 dolar falan oluverdi ve 1.5 dolarla son noktayı koyduk
Bu günün devamında da timsahlı mimsahlı macera
filmlerinde kaçmış bir nehirde bot gezisine çıktık, gayet eğlenceliydi diyebilirim. Nehir kıyısında, ellerindeki avuçları tek şey olan sandallarıyla yaşayan Kamboçyalıları gözlemledik bol bol
. Hakikaten çok gariban adamlar, görmeden anlayabileceğiniz türden bir şey değil. Elinde tuttuğu bir yılanla küçük bir tenekenin içinde kürek çekip 1 dolar diye bağıran 5 yaşında kız çocuğu mu ararsın her şey var.
Bizim bir milyoncular gibi orda 1 dolarcı, her yerde ama. İnsanın içi çok acıyor, elimden geldiğince ufak tefek yardım da etmeye çalıştım ama yardım etmekle bitecek gibi değil maalesef. Neyse 27 Aralık günü Phnom Penh’e geçtik, Capon dostlarımızla Osaka’da
tekrar görüşmek üzere vedalaşıp. Phnom Penh Kamboçya’nın başkenti. Daha
gelişmiş bir şehir gibi dursa da(binalar vs..anlamında) Siem Reap’tan çok daha fena bir yer. Kamboçya’nın genelinde böyle bir durum sözkonusu olsa da, her
köşebaşında 10 yaşında bir bir kız çocuğunun(ya da erkek) yanında bitmiş 50 -60 -70 yaşlarında bir batılı şerefsiz bir herif görmek mümkün. Zaten en yoğun karşılaşılan turistik amaçlardan birisi bu Kamboçya için. Gerçekten çok berbat bir durum. Midemiz bulana bulana geçtik böyle manzaraların arasından. Ayrıca Siem Reap’a göre çok daha pis bir şehir. Pol Pot ve Red Rouge zaten geri kalmış ülkeyi karanlık çağa sürmüş, bunu görmek çok mümkün. 28 Aralık günü de Komunist rejim zamanının meşhur hapishanesi, içine giren on binlerce mahkumdan sadece 7, (yazıyla yedi ) mahkumun kurtulduğu Tuol Sleng’i ve ölüm tarlalarını(killing fields) gezince durumun vehametini çok daha iyi anladık. 8 milyon Kamboçyalı’nın 2 milyonu 1975 -1978 yılları arasında bu rejim zamanında Pol Pot ve ekibi tarafından katledilmiş. Gerçekten çok fena, adam sırf kendisine itaat eden bir tarım toplumu yaratabilmek için öğretmen, doktor vs.. ne kadar okumuş eli kalem tutmuş adam
varsa kesmiş biçmiş. Hem de en ağır işkence teknikleriyle. Fotoğraflarda
göreceksiniz. Velhasılkelam, Kamboçya’daki 5. Gün de sona erdi böylece. Yarın Sihonoukville adlı sahil şehrine geçiyoruz, diğer gün de Bangkok’a. Şu an 28 Aralık gecesi. Sıradaki yazıda görüşmek üzere.
Sihanoukville, Phnom Penh’e Dönüş, Bangkok’da Yılbaşı ve Diğer Gün (29-31 Aralık, 1 Ocak)
Sihanoukville’e gitmek üzere Phnom Penh’den 28’i 29’una bağlayan gece saat 2’de yola çıktık. Burada otobüslerde dikkat ettiğim nokta, tamam klima var(bindiğiniz firmaya göre tabi) vs.. ama klimanın ayarının bu kadar suyu da çıkmaz ki yahu, bilader fakir memleketsiniz, tasarruf edin azcık şu klimadan, ne zaman otobüse binsem kıçım dondu klima yüzünden
Neyse efendim, sabah 6 buçuk sularında Sihanoukville’e vardık. Otelimize tuktuk vasıtasıyla gittiğimizde ise bizi süper bir sorun bekliyordu, rezervasyon yaptırdığımız halde geleceğimizden haberleri yoktu ve otelde de yer. Neyse aslında o kadar da büyük bir sorun değil, Kamboçya’da elini attığın yerden guest house çıktığı için. Denediğimiz 3. Mekanda yer bulduk ve gayet makul bir fiyata check in yaptık ve öğlene kadar uyuduk o yorgunluğun üstüne. Sonra ver elini plaj tabi; belki hayatımda ilk ve son kez olmak üzere Aralığın 29 unda denize, hatta okyanusa girme fırsatını boşa çıkarmadım. Gerçekten harika plajları var Sihanoukville’in. Tek problem Kamboçya’nın her
tarafında olduğu gibi, sürekli seyyar satıcı ve dilenciler tarafından etrafınızın sarılı olması. Sürekli değil de sık sık diyeyim. Onun dışında plaj boyunca serili kafe ve restoranlar, plaj dibinde olmasına rağmen çok makul fiyatlara sahipler. 3-5 dolar arasına gerçekten taptaze deniz ürünleri, tavuk, biftek vs… tıka basa yemek
mümkün. Ben tabağımı zor bitirdim açıkçası. Bunların dışında Sihanoukville cidden çok güzel bir yer. Phnom Penh’de toplamda 2-3 gün geçirmektense burada 4 gün geçirmek çok daha iyi olurmuş. Neyse olan oldu ve 30 Aralık gündüz 14.30da Phnom Penh’e doğru yola çıktık Kamboçya’da son günümüzü tamamlamak üzere. 31 Aralık günü de saat 13 civarı havaalanına gittik. Havaalanında dikkatimi çeken şey, girişte ve check inde katiyen valizimize en ufak bir kontrol yapmadılar. Yani silah,uyuşturucu, Allah ne verdiyse geçirebilirsin öyle söyleyeyim. Tek dertleri ülkeden çıkarken de 25 dolar vergini bırakman. Velhasıl, Kamboçya macerası böylece sona erdi. Özetle söylemem gerekirse, Kamboçya fırsat olursa kesinlikle görülmesi gereken bir yer. Sadece tatil yapmak değil, adamların yaşam şartlarını da görüp ne kadar şanslı olduğumuzun farkına da varabilmek için. Yine de o kadar fakirliklerine rağmen hırsızlık vs.. gibi olayların çok yaşanmadığı bir ülke olduğunu düşünüyorum. Çok şükür bizim de başımıza en ufak bir vukuat gelmedi. Ancak yediği içtiği şeylerde ıncığı cıncığına kadar hijyen arayan kişiler için çok da uygun olmayabilir. Şehirde sokakların da pek temiz olduğunu söyleyemeyeceğim. Ha bir de ara sıra yollarda bizim midyeciler gibi hamamböceği, çekirge falan satan seyyar satıcılara rastlamanız da mümkün. Hem de hamamböcekleri
naa böyle parmak gibi heheh.Ama sevdim Kamboçya’yı, gariban, kendi halinde bir ülke. Gelen turistlerden kazanabilecekleri 3-5 kuruşu kar görüyorlar işte, anlayışla karşılamak lazım. Ayrıca guest houseları da ucuz olmasına rağmen oldukça konforluydu. Bilhassa Bangkok’ta yaptığımız başlangıca nazaran…
Gelelim Bangkok’a… Uçaktan indiğimizde saat 17 olmamıştı daha. Phnom Penh – Bangkok arası 50 dakika civarı çekiyor. Bizim Antalya – İstanbul hesabı işte. Neyse efendim direk rezervasyon yaptırdığımız guest house’a gittik ki, Kamboçya’da kaldığımız 3 farklı guest house un en kötüsünden bile daha kötü bir yer çıktı. Rezervasyon yaptırdığımız web sitesindeki fotoğraflarla uzaktan yakından alakası olmaz mı yahu bir odanın? Yoktu ama maalesef. Bangkok’un ucuz hostellerinin yoğunlaştığı Khao San Road denen bölgede kalıyoruz. Yılbaşına da İstiklal Caddesi tadında(İstiklal Caddesi çok daha güzel ama) bu Khao San Road adlı yolun ortasında binlerce insanla beraber girdik. Enteresandı, aslında hiçbişey planlamadık sadece öyle yürürken bir anda saat 12 yi vurmuş, havai
fişekler falan derken yeni yıl giriverdi. Bu vasıtayla da hepinizin yeni yılını kutluyorum. Velhasıl, Bangkok da hijyen konusunda Kamboçya’dan çok farklı değil. Kamboçya’nın herhangi bir şehrinden çok daha gelişmiş bir yer olduğunu söylemek mümkün ama sokakta yattığını gördüğüm insan sayısı Kamboçya’dakinden daha fazla açıkçası. Bir de krallarına aşırı bir sevgileri var, kral çok önemli burada, her köşe başında adamın resmini görüyorsunuz. Koca biblolarda, anıtlarda vs… Dahası kral hakkında en ufak ters sözün, hareketin cezası çok ağır oluyormuş duyduğuma göre. Yılbaşından sonraki gün çok bir şey yapmadık, Chiang Mai (Tayland’ın kuzeyi) gitmek üzere programımızı hazırladık, tren biletlerimizi ve otel rezervasyonumuzu cebimize koyduk. 2 Ocak gecesi(yarın) 12 saatlik tren yolculuğumuza çıkacağız kısmetse. Şimdilik bu kadar. Bangkok ve Chiang Mai ile ilgili detaylar sonra girilecektir.
Chiang Mai, Bangkok’a Dönüş (2 Ocak – 9 Ocak) :
2 Ocak günü bavullarımızı pılımızı pırtımızı otelde bırakıp, 5 gün için gerekli şeyleri yanımıza aldığımız küçük bir bavula sığdırıp otelden ayrıldık. Günlüğü 10 baht(yaklaşık 50 kuruş ediyo) karşılığında otelin deposunu kullanabiliyorsunuz, güzel bir imkan, en azından güvenli. Sonra da rezervasyonumuzu yaptırdığımız acentaya gittik ve o bavulu da oraya bırakıp Bangkok’da biraz sağı solu gezmeye koyulduk akşam 22.00’deki trene kadar. Kısaca Bangkok gözlemlerine gelirsek; Bangkok gerçekten harika tapınaklarla bezeli, büyük de bir nehrin geçtiği hoş bir şehir. Sokakların çok temiz olmadığını söylemiştim. Zengin ile fakir arasındaki uçurum da
bariz. Ama bir bakıma Türkiye’yi hatırlatan çok şey var bu açıdan bakınca. Normal Thai insanı kibar, güleryüzlü. Lakin aynı bizim Türkiye hesabı parasını turistlerden kazanmaya çalışan kişilerden mümkün mertebe uzak durmak, ya da duruma karşı hazırlıklı olup ortalama fiyatları bilmek lazım pazarlık yapabilmek için. Zira kazıklanma potansiyeliniz çoook ama çok yüksek. Kamboçya’dan bile daha fazla diyebilirim hatta. Çok ilginç bir şey, taksiciler genellikle taksimetre açmıyorlar turistlere. Kısacası turistin tanımı ‘’Kazıklanmaya müsait, çeşitli en ve boylardaki insan.’’
Bunların yanında muhtemelen bildiğini z üzere Tayland aynı zamanda masajıyla ünlü bir ülke ve yolda yürürken sürekli ‘’massage, you want massage??’’ sorularına maruz kalıyorsunuz ‘’yürüyen para’’ olarak. Velhasıl efendim gündüz vaktini Bangkok’ta geçirdikten sonra tren saatimiz geldi ve 15 saat sürecek yolculuğumuz için yataklı vagonumuzda yerimizi aldık. Türkiye de dahil olmak üzere hayatında hiç yataklı vagonda seyahat etmeyen biri olarak oldukça ilginç bir tecrübeydi açıkcası. Alt ve üst ranzanın fiyatının farklı olduğuna şaşırmıştım ilkin, ama vagona girince sebebi ortaya çıktı. Alt ranza çok daha geniş ve konforlu, ayrıca penceresi var
vs vs… Üst vagonda afedersiniz kıç gibi daracık bir yatakta, penceresiz, uyumaktan başka çareniz kalmıyor ki ben de tam olarak böyle yaptım ve 23 sularında daldığım uykumda 3 Ocak saat 13 civarlarında Chiang Mai’de uyandım(oha). J Evvelden rezervasyon yaptırdığımız otele gittik direk tuk tuk vasıtasıyla. Bu noktada çok şanslıyız, zira bu sefer otel gerçekten çok iyi çıktı. Oda oldukça temiz ve geniş, yüzme havuzu bile olan bir otel. Aslında guest house ama kesinlikle otel kalitesinde. Bu sefer fotoğraflarda gördüğümüzden farklı değildi Allahtan. Velhasıl biraz otelde dinlenip, havuzda yüzüp güneşlendikten sonra ertesi günkü 2 günlüğüne yağmur ormanında çıkacağımız trekking turu için yapılacak oryantasyona katıldık. Sonrasında da yemek yiyip Chiang Mai şehrini gezmeye koyulduk. Chiang Mai Bangkok’a nazaran oldukça küçük, ama daha sevimli, daha temiz ve turistik olmasına rağmen Bangkok’tan daha çok Tayland gibi olan bir yer. Gece Night Bazaar dedikleri mekana gittik. Epey hoş, sokakta iki yakasına tezgahını açmış bir sürü, çeşit çeşit şey satan Tayland’lı. Fiyatlar tabi ki pazarlığa tabii. Vee evet, burada da turistlere 2 katından fazla fiyat çekiyorlar. Tekrar söylemekte fayda görüyorum ki, Tayland da, Kamboçya da, Japonya’dan en az 3 misli ucuz ülkeler, her anlamda. Ama pazarlıkla aranız yoksa, çoook kazık yersiniz. Pazarlık konusunda iyi olduğumu düşünmeme rağmen yine de normalden fazla para ödediğimi bildiğim zamanlar oldu, mecburiyetten tabi. Küçük bir örnek, mesela bu Chiang Mai’ye geldiğimiz paket tur(3 gece otel, 2 gün 1 gece trekking, trekking süresince her öğün yemek dahil, trekking ayrıca 1 saatlik bamboo üstünde rafting ve 1 saat fil sırtında geziyi de içeriyor, ve son gün de tiger kingdom adlı kaplanlarla haşır neşir olabileceğiniz parka ücretsiz götürüp, giriş ücretinin şirket tarafından ödenmesi) için ilk çektikleri fiyat kişi başı 5700 baht(yaklaşık 170-180 dolar) idi. Lakin ben teşekkür edip çıkınca adam arkamdan geldi ve 5500 e düşebileceğini söylediğinde ben net ve kararlı olarak ‘’Öğrenciyiz baba biz, para yok, bu anlattıklarının hepsini içermek koşuluyla en fazla 3000 Baht çalışır dedim.’’ Adam epey bir mırın kırın edip 5000, 4500 lere çekmeye çalıştıysa da sonunda razı oldu. 3000 baht adamın söylediğine göre ucuz bir fiyat ama aslında hala o kadar ucuz değil, sadece normal. Fiyatları internetten araştırdığım için biliyorum. Ama önbilginiz olmasa bütün turizm şirketlerinin çektiği fiyatlar yaklaşık olduğu için dedikleri fiyatı kabul etmeniz çok olası, çünkü 170 -180 dolar bahsi geçen aktiviteler için gözünüze makul görünüyor, ama asla o kadar pahalı değiller. Bu bilgileri ola ki bir gün Tayland’a a, bu civarlara yolunuz düşerse diye veriyorum. Velhasıl bu kadar ekonomik detaydan sonra gelelim jungleda trekkinge. 4 Ocak sabahı 9 sularında otelden ayrılıp öteberi almak için markette durduk. Yaklaşık 1 buçuk -2 saat süren yol sonucunda jeep’in giremeyeceği noktada yürümeye koyulduk. Yola koyulduğumuz ekip çeşitli milletlerden 15 kişilik bir kafile(Fransız, Avusturyalı, Hollandalı, İskoç, Litvanyalı, Japon ve Türk J) ve 3 kişilik Tayland’lı liderler olmak üzere toplam 18 kişi idi. Tabi bu kadar kişiyle yürümek ve tırmanmak epey zor olduğu için gruplar arasında epey kopukluklar yaşandı. Velhasıl zaman zaman durarak yaptığımız toplamda 6
saatlik yürüyüş sonucu saat 5 sularında gece konaklayacağımız bir dağ köyüne geldik. Yürüyüş gerçekten güzeldi, harika bir doğa, devasa örümceklerle selamlaşıp geçtiğiniz yollar vs vs…
Vardığımız köyde toplamda 50 kişi civarı bir nüfus var. İlkelliğin zirvesinde, medeniyetten tamamen uzak, elektriğin bile olmadığı bir yer diyeyim siz anlayın. Ama gerçekten güzel bir tecrübeydi. Akşam taze kesilmiş tavuktan yapılmış Thai yemeğimizi yedik ve yakılan ateş etrafında kurulduk. Evet itiraf ediyorum o en büyük klişeyi gerçekleştirdik, elektrik olmasa da gitar vardı ve ateş etrafında gitar eşliğinde tüm grup kaynaştı, dünya çapında da bir sürü yeni hayranım oldu
(evet gitarı ben çaldım, gülmeyin) Ama grup gerçekten iyi kaynaştı, sonrasında Chiang Mai’ye dönünce de beraber takıldık zaten, sonradan bahsedeceğim üzere. Velhasıl 5 Ocak sabahı kalkıp jungle turumuza devam ettik. 3 saatlik bir iniş ve tırmanışlarla bezeli bir yürüyüşten sonra bir Thai köyünde öğlen yemeğimizi yedik ve bamboo rafting yapmak üzere nehre geldik. Bamboo rafting denen şey normal rafting e göre nispeten dingin bir suda yapılan(bamboodan yapılmış sal çok tekin olmadığı için), güzel bir aktivite. 
Bamboo rafting sonrasında fil kampına geldik ve 1 saatlik fil kıçındaki yolculuğumuz başladı. Bu kısım ekstra eğlenceliydi. Fil hakikaten çok uysal ve sevimli bir hayvan. Giderken sürekli bahşiş istiyo şerefsiz, ver muzu ver muzu doymak bilmez bir de. Velhasıl, fil kısmı da bittikten sonra otele döndük ve ayaklarımın hissetmediğini bu noktada hissettim. J 2 gün ne kadar eğlenceli de olsa hayli yorucuydu. Günün kalan kısmı da pineklemek ve uyumakla geçti. 6 Ocak sabahı en 4 gözle beklediğim kısım olan Tiger Camp adlı her boydan kaplanla ve yavru aslanlarla haşır neşir olunaiblen mekana doğru yola koyulduk. Otelden arabayla
30 dakika kadar süren bir mesafede konuşlanmış bir mekan. Ayrıca bu mevkide yılan kampı, maymun okulu, karen kabilesi
köyü(uzun boyunlu, boyunlarında birsürü bilezik takılı olan Thai yerlileri, belki fotoğraflarda görmüşlüğünüz vardır), bungee jumping vs… bir sürü atraksiyon var. Neyse efendim, Tiger Camp’e girişimizi yaptık. Dokunmak istediğiniz her boyut için ayrı ayrı fiyat var ve biz de büyük kaplanlar ve yavru aslan içeren paketi seçtik. İlk olarak aslancıkların yanında aldık soluğu. Buranın güzel yanı, hayvanları ilaçla falan uyutmuyorlar, sadece küçüklüklerinden beri bir şekilde eğitilmişler. Ama hala nasıl yaklaşacağınızı ve hangi bölgelere dokunmanız gerektiğini iyi bilmeniz lazım. Misal kafasına dokunmamanız ve ön taraftan yaklaşmamanız lazım zira düşman olarak algılanma ihtimaliniz var bu durumda. Neticede ne kadar eğitilseler de bir yere kadar, vahşi hayvan ne de olsa. Neyse, aslancıklardan sonra devasa kaplanlarımızın olduğu kafese girdik. Kaplanlarla da öpüşüp koklaşıp fotoğraflarımızı çekildik. Ara ara kaplanın yüzüme ‘’Yenir lan bu’’ gibisinden baktığını hissetsem de dosttuk biz, olmazdı öyle bir şey. O yüzden tırsmadım kesinlikle, evet. Gerçekten çok güzel bir duyguydu, hayatta ilk ve son kez yapabileceğim bir şey belki de.
Sonrasında Karen kabilesinin köyüne gidip uzun boyunlu Thai’lerle de tanıştık. Onlar dahi turistlerden payelerini kapmaya çalışıyorlar yaptıkları el işi incik boncuk vs… envai çeşit eşyayı satarak. Karen kabilesinde sonraki durağımız maymun okulu oldu. Burada da çeşitli seviyelerde eğitilmiş maymunların gösterisini izledik. Bu kısım da çok eğlenceliydi. Maymunların ezberleme yeteneği olduğunu burada öğrendim. Zira gösterinin bir bölümünde başlangıçta sırayla dizili 10 tane numara ters çevrilip karıştırıldı ve maymuna misal 3 numara hangisiydi diye sorduklarında adam gidip 3 numarayı bulup getirdi. Bizim bul karayı al parayı hesabı. Hiçbir hile yok, zira ben kendi ellerimle karıştırdım 10 tane numarayı.
Buradaki ziyaret de bitince yılan kampına gittik
ve orada da yılan gösterisini seyredip 3 metrelik pitonu boynuma dolamayı kabul ettim. Evvelden sorsalar asla yapamayacağımı söylerdim ama yaptım her ne kadar biraz tırssam da. Göstericinin devasa ve en zehirli yılan türü olan kral kobrayla öpüştüğünü gördükten sonra gaza geliyorsunuz ehehe. Bu güzel ve radikal aktivitelerden sonra yemek yeyip otele döndük ve trekking turundan tanıştığımız arkadaşlarla otelde zaman geçirdik ve gece de Tayland’ın ünlü spor(?)’u Muay Thai (Tayland boksu) seyretmeye gitmeye karar verdik ve soluğu boks salonunda aldık. Farklı ağırlıklarda 7 karşılaşmanın yapıldığı bu gecede de Tayland boksu neymiş öğrenmiş oldum. Açıkçası beklediğimden daha yumuşaktı, daha çok temkinli ve dikkatli olmayı gerektiriyor anladığım kadarıyla. 7 karşılaşmadan
sadece 1 tanesi nakavtla sonuçlandı zira. Öyle bam güm saldırmıyorlar yani. Bi de ufak tefek adamlar yav. Ben bile döverim o derece. belki yani, kimbilir…
Sonrasında otele döndük Chiang Mai’deki son geceyi geçirmek için. Ertesi gün pek bir şey yapmadık, tanıştığımız arkadaşların da hemen hepsi otelden ayrılıyorlardı, bir gün bir yerlerde görüşmeyi umarak ve mailleri alarak vedalaştık, saat 3 buçuk gibi istasyona geldik 4 buçukta Bangkok’a gidecek trenimiz için. Bu sefer alt
ranzalardan aldık tabi, tecrübe konuşuyor. 7 Ocak gecesi yaptığımız gayet rahat bir yolculuktan sonra da 8 Ocak’ta Bangkok’a vardık. Bu yataklı tren işi cidden hoşuma gitti, yerini her ne kadar ferah olmasa da bildiğin yatakta yatarak yolculuk yapma imkanı sunuyor. Hem ulaşmak istediğiniz yere uyurken varıyorsunuz hem de o gece için otel parasından sıyrılıyorsunuz. Bir taşla iki kuş hesabı. Velhasıl Bangkok’a geldik ve ilk geldiğimizde konakladığımız bölgeye geri dönüş yaptık valizlerimizi almak ve kalacak yeni ve daha iyi bir yer bulmak için.(Bangkok’a ilk geldiğimizde kaldığımız yerin ne kadar rezil olduğunu söylemiştim.) Aynı fiyata çok daha iyi bir otel bulduk ve sağı solu gezerek ve biraz da alışveriş yaparak günü geçirdik, zira ertesi gün 9 Ocak gecesi Eri Japonya’ya dönüyor, eşine dostuna, ailesine hediye almak istedi. Alışveriş sonrasında da kaldığımız otelin yakınlarında açık gece pazarını (böyle neredeyse 2 kilometrelik bir çember etrafında sağlı sollu ne ararsan var, bir nevi bit pazarı da denebilir) gezdik. Önümüze gelen açıkta satılan çeşitli Tayland
yemekleriyle de karnımızı doyurduk. Açıktan satılan yiyecekler Kamboçya’da da Tayland’da da çok meşhur. Böyle ortalık yerde adamlar ızgarasını da satıyo, noodle’ını da, börtü böceğini de.
Ben diyeyim size, ne kadar yırtınsalar da Kamboçya’da, Tayland’da Avrupa Birliği’ne giremez, mümkün değil yahu. Bu günün akşamında bir Tayland masajı yaptıralım dedik ve denedik. Güzel bir şey, yarım saatte epey rahatlıyorsunuz, ama çok masaj tecrübem olmadığı için normal bir masajdan nasıl bir farkı var ayırt edemem, ama gayet güzel bir şeydi. 8 Ocağı da bu şekilde bitirdikten sonra 9 Ocağa geldik, Japon yol arkadaşım Eri bu gece geri dönüyor ve kalan 12 günde Tayland’ın güneyindeki adalara gidip sahilde kıçımı serip yatıp dinlenmeyi planlıyorum biraz. Daha plan yapmadım, bakacağız. Bugün 9 Ocak, şimdilik bu kadar.
Bangkok, Koh Chang (10 Ocak-22 Ocak) :
9 Ocak gecesi Eri’yi Japonya’ya yolcu ettikten sonra gezinin tek başıma yapacağım kısmı başladı. Aslında pek de tek başıma geçmedi trekkingde tanıştığım arkadaşlar sağolsun. Neyse efendim 10 Ocak günü anca öğle vakti kalkıp kendime gelmeyi başardıktan sonra biraz daha Bangkok’u gezmek istedim. Büyük tapınaklardan başlamak üzere, rastgele kafama göre sağa sola girip gezmek işte. En güzeli bu rastgele gezme olayı zaten; kayboluyorsunuz, sonra bir bakmışsınız acayip bir yere çıkmışsınız, ordan başka bir yere vs… derken bulunduğunuz şehri daha iyi tanımış oluyorsunuz. Tabi ki elinizde bir de harita olması kaydıyla, en azından rastgele girip çıktığınız yerin haritada nereye tekabül ettiğini bilmek önemli. Haritanın bir başka önemi de, bilhassa Bangkok için, taksicinin taksimetre açtırmayı başarabilmeniz takdirinde sizi uzun yollardan dolaştırıp kazıklama ihtimalini düşürür. Evet taksimetre açtırabilmek! Hayatımda ilk kez Bangkok’ta tecrübe ettiğim bir durum oldu bu. Daha önce de lafını etmiştim sanırım, kısaca adam açık açık diyor ki ‘’ Bilader ben sana geçirecem kazığı, işine gelirse, olmaz diyorsan da sıradaki keriz nasıl olsa kabul edecek.’’ Hayır yani alternatifleri de var her zaman, o kadar çok turist var ki, mutlaka birisi düşecek. Tuk tuk (At arabasının motorsikletli versiyonu) için de aynı şey geçerli. Adım adım gidelim, diyelim ki bir yere gideceksiniz ve tuk tukla gitmek istiyorsunuz. Aynen şöyle gelişiyor olay; tuk tuk sürücüsüne yaklaşıyorsunuz büyük bir güleryüzle karşılıyor, siz gideceğiniz yeri söylüyorsunuz, direk ‘’Ok, ok!’’ diyip buyur ediyor ama hiç fiyattan bahsetmeden. Sıradaki aşamada fiyatı soruyorsunuz, 3 saniye düşünme sonrasında (o 3 saniye tipinizi tartıp ‘’lan ne kadar geçirebilirim ki bu elemana’’ 3 saniyesi) 200 baht diyor mesela. Katiyyen o fiyatı yarıya çekene kadar da geçen 1 dakika sonrasında normal fiyatından tuk tuka binebiliyorsunuz. Böyle yürüyor işler. Bu fiyat, pazarlık cart curt mevzularından çok bahsettim biliyorum ama kesinlikle bilhassa Bangkok olmak üzere Tayland’ın da, Kamboçya’nın da önemli parçası. Neyse, Bangkok’u geziyorduk en son. Bizim İstanbul Boğazı hesabı kocaman bir nehir bu Bangkok’ta. Bu nehir boyunca zaten ziyaret etmek istediğiniz tapınak vs…’nin en görkemlileri bulunuyor, o yüzden çok kullanışlı.Hiç bekleme yapmadan vızz diye gelip geçen vapurlarla her iki
yakada kurulu toplam 17,18 durağa istediğiniz şekilde geçebiliyorsunuz. Ve bu vapurlar Bangkok belediyesinin hizmeti olduğu için fiyatlar fiks, kazıklanma ihtimali yok heheh. 10 ve 11 Ocak günleri yaptığım Bangkok gezisinden notlar sunayım. Bangkok’taki tapınaklar hakikaten çok ama çok görkemli. Hani öyle ki adamlar yememiş içmemiş parayı tapınağa gömmüşler dersiniz, o derece. Altın renkli, acayip işlemeli, çok büyük ve nasıl anlatayım baya görkemli yerler işte, adamlar yapmış. Hele Wat Phnom dedikleri bir tapınak vardı ki adamlar koskoca bir odanın
içine kıçını serip uzanmış 30 – 40 metrelik Buddha heykeli koymuşlar. Hani Japonya’da da bir sürü tapınak var ama Japonlar Tayland’lılara nazaran dini pek iplemiyorlar gibi geliyor bana. Ki bir çok Japon arkadaşımın –aynen kendi ifadeleridir- kağıt üstünde Budist yazsa da mantalite olarak ateist olduklarını söylemişliği var. Ama Tayland’lılar baya baya Budist. Arada Müslüman olanlara da rastlıyorsunuz ama oldukça azınlık. Wat Arun adlı beyaz başka bir tapınak ve Grand Palace(büyük saray) ‘ı da gördükten sonra Çin Mahallesi dedikleri bir yer varmış oraya gideyim dedim. Bu arada Grand Palace demişken orası da hakikaten görkemin suyunun çıktığı bir yer.
Yapmış adamlar, neyse. Bu Çin Mahallesi dedikleri bölge hakikaten böyle kocaman sokak boyunca her yer Çince yazılı dükkanlar oteller motellerle bezeli, acayip bir yer. Ne diye yapmışlar böyle bir yer çözemedim ama çok da şaşırtmadı zira bir gün önce sadece Japon gece hayatı! ‘na hitap eden bir sokak görmüştüm. Japon tarzı gece klüpleri, kapıda sizi Japonca buyur eden Tayland’lı kadınlar vs… Orası daha acayip bir yer olduğu için bu Çin mahallesini daha normal karşıladım. Öyle acayip bir yerdi ki, yolumu şaşırıp girdim, sonra metro’ya nasıl gireceğimi sormak için kapıdaki bir Tayland’lı hatunla
Japonca iletişim kurdum, zira Japonca’sı İngilizcesi’nden daha iyiydi. Hayat işte…
Velhasıl bu gün de bu şekilde bitti ve ertesi gün Tayland’ın güneyindeki Koh Chang adasına gitmeye karar verip bavulumu hazırlamaya koyuldum. Phuket, Koh Samui gibi daha popüler adalar olmasına rağmen Koh Chang’ı seçtim zira Tayland’ın en turistik mevsimi olan Ocak ayında oraların çok kalabalık olması muhtemeldi. Bu yüzden daha sessiz ve kenarda köşede kalmış,
sakin ve şirin bir ada olan Koh Chang’a gitmenin daha iyi bir fikir olduğunu düşündüm. Ertesi sabah, Chiang Mai’de tanıştığım Kanadalı Leah ve Hollandalı Pieter ile buluşup (internetten iletişim kurup beraber gitmeye karar verdik zira) Koh Chang’a doğru yola koyulduk. 6 saat süren otobüs yolculuğundan sonra feribotumuza binip adeta cennetten bir parça olan Koh Chang’a ulaştık. Koh Chang kısmını çok uzun tutmayacağım, zira son 10 günümde sadece yatıp, denize girip, tembellik yapmayı planladım ve aynen bu şekilde geçirdim son günlerimi. J Koh Chang ile ilgili
diyebileceğim, Tayland’ın Phuket’ten sonra en büyük 2. adası. Kamboçya’ya yakın bir konumda. Koh, Tayland dilinde ada, Chang da fil anlamına geliyor, yani kısacası fil adası demek Koh Chang. Adanın ismine uygun olarak salınık durumda gezen fillere dahi rastlamak mümkün. Aynı şekilde maymunlara da. Bizim sokak köpeklerinin kedilerinin gezdiği gibi kafasına göre gezen, elektrik direklerinde tüneyen maymunlarla karşılaşmak pek hoş bir sürpriz oldu açıkcası. Bunun dışında Tayland’ın pek çok şehrinde kolaylıkla yapılabildiği üzere motorsiklet kiralayıp(inanılmaz ucuza, günlüğü 5 dolar ) adanın her karışını gezmek apayrı bir eğlenceydi. Ama en hoşuma giden kısım, çocukluğumdan beri filmlerde görüp hayalini kurduğum kenarda köşede kalmış,
hindistan cevizi ağaçlarıyla bezeli, turkuaz mavisi okyanus ve sahil atmosferini sonuna kadar yaşamak oldu. 10 gün neredeyse birbirinin kopyası olarak sahilde tünemek, motorsikletle adayı turlamak, denize girip yanmak ve her gün tanışılan yeni Avrupalı, Kanadalı vs… arkadaşlarla eğlenceli sohbetler yapmak şeklinde geçti. Bir de çok ilginç olarak bu adada birkaç Türkle tanıştım! Ne Kamboçya’da ne de Tayland’ın diğer şehirlerinde denk gelemeyip 1 avuç nüfusu olan bir adada Türk’e rastlamak ilginç bir rastlantı oldu. İlginç bir ayrıntı daha, son derece huzur ve barışın hakim olduğu bu adada (gece gündüz istediğiniz gibi takılın gezin hiçbişey gelmez başınıza) en büyük tehlike kafanıza Hindistan cevizi düşmesi. Bu sebeple ölen
insanların olduğunu duydugumda pek inandırıcı gelmese de rüzgarlı bir günde çat çut düşüp çatıyı yaran hindistancevizlerine de tanık oldum. Kısacası aslı olduğunu düşünüyorum bu haberin. Yalnız düşünsenize dünyanın en trajikomik ölümlerinden biri olurdu heralde Allah korusun. ‘’Tatil için geldiği Tayland’ın Koh Chang adasında kafasına Hindistan cevizi düşen turist hastaneye yetişemeden can verdi.’’ Öehh, neyse. J
Velhasıl bu adada da 10 günümü doldurduktan sonra artık Japonya’ya dönme zamanı gelmişti…Gerçekten aslında sevdiğim Japonya’ya dönerken ayaklarımın bu kadar geri geri gideceğini tahmin etmezdim. Özetle söylemek gerekirse hayatımın en güzel, eğlenceli ve dolu dolu tatili geride kalıyordu ve 35 derece hava koşullarından 0-5 arasında seyreden Osaka’ya geri dönüyordum. Tabi bu şekilde düşününce bu ayağın geri geri gidişi daha bir anlam kazanıyor heheh. Neyse efendim, bir çıkarım ve tavsiyeyle bu uzun gezi günlüğüne nokta koyayım. İlk olarak tespiti söyleyeyim: Aga bu ecnebiler hayatı nasıl yaşayacağını çok iyi biliyolar. Kaç tane adama rastladım bi sırt çantasıyla gezmedik ülke bırakmıyor. Böyle gezen bi Türk bulmak çok zor. Tamam maddi durum da farklı vs… ama hani yurtdışına çıkan bi sürü insanımız da var ama varsa yoksa Avrupa, Amerika falan. Tayland vize istemiyor Türklerden, nefis bir avantaj, uçaktan indikten 5 dakika sonra işlemlerim tamamlandı elimi kolumu sallaya sallaya girdim ülkeye. Kamboçya vize istiyor ama havaalanında 5 dakkada çıkartıyolar onu da 20 doları bastın mıydı. Ve hakikaten çok ucuz ülkeler. Uçak bileti belki yurtdışında seyahat edebileceğiniz diğer ülkelere nazaran pahalıya gelebilir ama içerde öyle aman aman para harcamazsınız. Kısaca tavsiyem, ben biraz uzaklaşayım, tatile çıkayım diyorsanız ve hedef yurtdışıysa alın koca bir backpack, koyulun yola. Avrupa’ya, Amerika’ya yapacağınızla aynı fiyata, hatta daha ucuza tatilin kralını yapın. Diyeceğim budur. Hep Avrupalısı, Amerikalısı ecnebisi geziyor, görüyor, tadını çıkarıyor dünyanın. Türkler olarak tecrübemiz yok zira, alışmamışız, işin yolunu yordamını bilmiyoruz. Ama bu tatilde edindiğim tecrübelerle size bu tavsiyeyi çok net verebilirim. Naçizane.
Gezi kısmı buraya kadar, sonuç olarak buz gibi Japonya’ya döndüm ve gün itibariyle okul da başladı. Yeni dönem öncekinden zor olsa da, geçme kalma gibi bir stresim olmayacağından daha rahat olacağını umuyorum.
Sıradaki yazıda görüşmek üzere, sevgiler!
Merhabalar,
Şaka maka 4 ayı doldurmuşuz, ilk dönem bitmiş…Zaman ne hızlı geçiyor yahu. Biten dönemin ardından en kötü anlar tabi ki ayrılık anları oluyor. Bu 4 ay boyunca edindiğim en iyi arkadaşlarımın pek çoğu 1 dönemliğine exchange oldukları için geri döndüler. Alışınca üzülüyosun tabi ki. Bunun dışında koca ve zorlu bir dönemi öyle ya da böyle başarıyla bitirmiş olmanın rahatlığı var. Ama daha çok ”Ne oluyoruz yahu? 1 dönem nasıl biter?! ” modundayım. Velhasılkelam şu an çok uzun yazabilecek bir modda da değilim sanırım, vaktim de yok. 1 aylığına Kamboçya ve Tayland’a gidiyorum ama müthiş tembelliğim yüzünden eşyalarımı toparlamayı ve Japonca raporumu yazmayı son 10 saate bıraktığım için zorlu anlar beni bekliyor. Koca odayı boşalt vs…bir sürü iş şimdi. Neyse olacak o kadar.
1 ay kadar süre sonra görüşmek üzere!
Kamboçya ve Tayland hatıraları girilecektir.
Hepinize mutlu ve sağlıklı bir yıl, ülkemize de biraz huzur diliyorum; birtakım insanlarımıza da akıl fikir.
良いお年を!
また来月ね!
Merhaba arkadaşlar,
Çok uzun olmayan bir ara oldu bu sefer. Yazalım bakalım neler olmuş görüşmeyeli.
İlk bahsetmeyi istediğim Vietnam konusu. Şimdi efendim ben Vietnam – Kamboçya ve Tayland içerikli hoş ve naçizane bir tur yapmayı planladım güzel kış tatilinde, 1 ay kadar bir süre. En uygun bilet vietnam varışlı olduğu için ve tükenmek üzere olduğu için derhal aldık biletleri. Nerden bilebilirdik ki Vietnam adlı yüce ülke Türkiye vatandaşlarına vize vermiyormuş!!! Halbuki kendilerini daha 50 yıl öncesinde derbeder eden Amerika’ya kucaklarını açarken…Bilemezdik tabi.. Neyse olan oldu, Vietnam havaalanından Kamboçya’ya direk geçiş yapmak düşecek bize de. Hayır anlamadığım şey karşılıklı konsolosluklarımız var. Madem böyle bir mevzu var konsolosluk niye? Hani duvarı yıktın pirketleri niye kırıyosun? Aynen bu mevzu..Neyse..
Bunun dışında Fuji dağının civarında bulunan 4 gölden biri olan Kawaguchiko’ya gittim. Japonya’da gördüğüm en güzel yerlerden biriydi diyebilirim. Fuji’yi her türlü açıdan görebildiğiniz bot turları mı dersiniz, teleferikle civar tepelere çıkmak mı dersiniz..Türlü imkan var. Gerçekten bir doğa harikası. Ayrıca bu sayede Japonlar için Fuji dağının niye bu kadar önemli olduğunu anladım. Adamların en güzel manzarası, tabi ki sevecekler.
Bunun dışında Kawaguchiko’da 2. bir harika olan Fujikyu Highland’e gittim. Bahsettiğim mekan olağanüstü bir eğlence parkı. Dünyada sayılı yükseklik ve hızda rollercoasterlara evsahipliği yapıyor. Örnek vermek gerekirse dünyanın en çabuk hızlanan rollercoaster’ı burada. Adı dodonpa ve mevzubahis rollercoaster 172 km hıza 1.8 saniyede ulaşıyor. Evet denedim, ve hayatımdaki en eğlenceli deneyimlerden biriydi. Tırstım mı? Tırsmadım desem büyük yalan. Detaya girmeyelim.
Bunun dışında eejanaika adlı akıldışı bir rollercoaster daha vardı ki hakkında yorum yapmayacağım, çok merak eden youtube a girsin ve kendisi görsün. Ona da bindim, 1 dakika’nın insana 1 saat gibi geldiği sayılı zamanlardandır diyebilirim. Ama hepsinden ötesi lanetli hastane diye bir mekan var ki… Kısaca özetlemek gerekirse, loş ışıklı, içinde en felaket makyajlarla sizi korkutmaya çalışan doktorlar ve hastalarla dolu leş bir mekan. Dünyanın en büyük korku tüneliymiş, girdikten sonra öğrendim. İşin en kötü yanı bir vagonda falan değilsiniz, gayet ayaklarınız üzerinde, en sağlam makyajlar ve ses efektleriyle süslenmiş bir korku tünelinde 30 dakika kadar yolunuzu bulmaya çalışıyorsunuz. Hakikaten izlediğiniz en pis korku filminin içinde olduğunuzu düşünün, öyle bir ambiyans yaratmış adamlar. Velhasıl cidden bu da harika bir tecrübeydi. Kısaca, Japonya’ya yolu düşen herhangi biriniz Fujikyu highland’e uğramazsa çok şey kaybeder diyebilirim. Anlattıklarım dışında daha zilyon tane atraksiyon var zira.
Kısaca son gelişmeler bunlar. En kısa zamanda daha önceki yazılar da dahil olmak üzere fotoğraflar ekleyeceğim. Ayın 16 sına kadar finallerim olduğunu varsayarsak…Velhasıl, Aralık içinde hallolcaktır diye düşünüyorum. Blogumuz çok daha çekici bir hale gelecek fotoğraflarla beraber
Kalın sağlıcakla.
Sıradaki yazıda görüşmek üzere!
Merhaba Arkadaşlar,
Bu sefer ara cidden uzun oldu. Daha önce de söylediğim gibi sürekli aklımda olsa da bir türlü bilgisayarın başına geçip yazamıyorum. Derslerin yoğunluğunun artması bir yana, oturup yazdığım zaman birşeye benzemesini istediğim için zaman alıyor, bir türlü başlayamıyorum vs..En sonunda, bir düzene oturtmaktansa rastgele neler olup bitti aklıma geldiği gibi plansızca yazmaya karar verdim. Hadi rastgele!
Derslerden bahsetmek bayıyor biliyorum, ben de bayıyorum ama kısaca söylemek gerekirse dersler gittikçe daha da ağırlaşıyor. Buradaki eğitim sistemi her okulda aynı mıdır bilmiyorum ama Kansai Gaidai Üniversitesi’ne geldim geleli tam anlamıyla bir sınav çılgınlığı yaşıyorum. Haftada ortalama irili ufaklı 4 sınav var. Aynı haftada 6 sınavın olduğu da oldu, aynı günde 3 sınavın olduğu da. Bir noktadan sonra isyan etmeyi bırakıp ”Tecavüz kaçınılmazsa…” şeklinde başlayan atasözünü uygulamaya başlıyorsunuz, bağışıklılık kazanıyorsunuz özetle.
Bu sistemin temel sebebi anladığım kadarıyla sürekli öğrenileni sıcak tutmak, verimi arttırmak. Ben de o yüzden midtermler öncesi mutluydum ”Hohoo günü gününe çalışılmış bilgiler taze, her şey süper olacak, kısa bi tekrar yeter kıl,yün…”şeklinde düşüncelerim vardı. Ama sürekli ve inanılmaz bir hızla ders işlendiği için yenileri öğrenelim derken eskiler uçuveriyor, bu sistemin patladığı nokta da burası kanımca. Velhasıl dersler ölesiye zor, ileri seviye için bilhassa.
Gelelim gündelik hayata. Valla dersler dışında hala ısınanamadığım tek nokta hala ve hala yemekler. Olmuyor, olduramıyorum malesef, bana hitap etmiyor nedense, önyargısız elimden geldiğince denemeye çalışsam da. Neyse bunlar göze alınmıştı daha önce de belirttiğim üzere. Amma velakin kilo vermek yerine kilo alıyorum zira sürekli makarna ve sandviç türevi şeylerle yaşadığımdan dolayı. Neyse hala umudum var, koca 8 buçuk ay duruyor önümde.
Gözlemlerle devam edelim. Japon kardeşlerimizde gözle görülür bir Amerika sevgisi var. Amerikan adetleri üstlerinde iğreti dursa da(bence) bir şekilde içselleştirmeye çalışıyorlar. Cadılar Bayramı’nda ve bugünlerde henüz nerdeyse 1 buçuk ay olmasına rağmen alışveriş merkezlerinde vs… bir Christmas çılgınlığını gözlemleyerek bu kanıya vardım. Hoş bizim memlekette de çok farklı değil bu durum ama burada daha bir belirgin. ”Our boys have done it.” demiştir birileri bir yerlerde kesin. Diğer yazılara nazaran bu biraz eleştiri yazısı gibi oluyor ama paylaşmak istiyorum ki Japon gençliğinde bariz bir dünyadan bihaberlik mevcut. Amerika’da çalıştığım dönem epey dalga geçmiştim bana yöneltilen sorularla ama burada zaman zaman daha komikleriyle karşılaşıyorum malesef. Çok bilgili olanları da var, onları tenzih ediyorum ama ”Türkiye’de hangi dil konuşuluyor?”, ”Türkiye hangi kıtada” tadındaki en klişe cühela sorularla fazlasıyla karşılaştım Japon kardeşlerim tarafından. En abartılısı, bir kişi Türkiye diye bir ülke olduğunu bilmediğini söyledi. Tabi bu tamamen istisna, o kadar da değil yahu. Bir de 3,4 tane karımız olduğunu düşünenler var cidden. Bu soruyla karşılaşınca ”Hadi ya süpermiş, böyleyse cidden Türkiye’de yaşamak lazım” diye düşündüm. Şaka şaka düşünmedim merak etmeyin. Gayet efendi bir üslupla 22 yıllık naçizane hayatımda henüz böyle bir zatla tanışma şerefine nail olamadığımı belirttim sorunun sahibine. Kısaca Türklere yurtdışında sorulduğu iddia edilen, birçoğunuzun şehir efsanesi olduğunu düşündüğünüz soruları gerçekten soruyorlar. Amerika’da da sordular, burada da soruyorlar. Sormaya da devam edecekler. Biz angut gibi reklamımızı iyi yapamadıkça, onlar da bilgiye gayet rahat ulaşma imkanları varken duyduklarına inanmakla yetindikleri sürece bu sorular gelmeye devam edecek kardeşim. Yok Türkçe’nin alfabesi arap harfleri miymiş, yok alkol esrar kullananın eli mi kesiliyormuş, yok bizim rengimiz beyaz mıymış vs…Bitmez bu. Ama Türk dondurması (toruko aisu) ve kebap iyi tanıtılmış. Türk olduğumu duyup aaa toruko aisu!!, kebabu!!! şeklinde çığlık atan capon kızları da oldu. Tabi Türk olduğum öğrenilince kebap ya da dondurma olarak anılmak pek de hoş bir manzara değil ama buna da şükür.
Elimden geldiğince bilgi sahibi yapmaya çalışıyorum kendilerini. Türkçe öğrenmenin bir Japon için İngilizce öğrennmekten çok daha kolay olduğunu örneklerle açıkladıkça epey ilgilerini çekiyor. Ve bilhassa bizim okuldaki Japonlar genel olarak çok sıcakkanlılar. Hoş Osaka insanı genel olarak sıcakkanlı zaten. Gerçekten yardımsever ve iyi niyetliler.
Ve ilginç bir tecrübeyle devam ediyoruz. Ekim sonunda pasaportumu kaybettim! Meğersem 2 haftadır kayıpmış da haberim yokmuş. Velhasıl olay şu ki: Bir kafede unutmuşum (bir kafede pasaport niye taşınır? niye unutulur? tadında sorularla gelmeyin, çok merak ediyosanız da özelde gelin, uzun hikaye
ve unuttuğumun farkına 2 hafta sonra vardım, zira bir daha ancak o zaman gerekli oldu. Neyse efendim ben bir panik aramalar taramalar vs..Ama yok, koydunsa bul! sanki yer yarıldı yerin dibine girdi. Neyse bulamayacağımı anlayıp ümidi kesince polise rapor verdim ve 2 gün içinde konsolosluğa başvuracaktım ki, tesadüfen unuttuğum kafeye gittim aynı gün. Garsonlardan biri ”Bu sizin miydi?” şeklinde çıkagelince gözümde en kral insan o garsondu, dünyanın en mutlu insanı da ben. Hiç aklıma gelmedi bile orada olabileceği, ve tesadüfen o gün o kafeye gitmesem yenisi için başvuracaktım bi yığın iş, al başına derdi. Neyse lafın özü adamlar 2 hafta ellerinde tutmuşlar, ne de güzel ama ah benim güzel kardeşim polise teslim etsen de o bana ulaştırsa o bir günlük stresi yaşamasam olma mıydı be? Ha benim canım kardeşim? Neyse, irdelemiyorum, çok şükür çektiğim 1 günlük sıkıntıyla durumu kurtardım.
Ve Kasım başında Japonya’da bugüne kadar gittiğim en ilginç yerlerden biri olan Arashiyama’ya gittim. Efendim, mevzubahis mekan Kyoto’dan otobusle 40 dk. civarı çekiyor ve muhteşem bir yer. Akan nehirde kano’ya binip kürek çekebileceğiniz (hayatımda ilk kez yapan biri olarak feci çuvalladım, akıntı vardı, akıntının götürdüğü yere gidip yetkililer tarafından kurtarıldık..öhüm..neyse geçelim bunu) , epeyce bir zahmetle beraber orada bulunan dağa tırmanabilirseniz etrafta salınık, birbirinin orası burasıyla oynayan, kaşınan irili ufaklı pek çok maymunla karşılaşabilirsiniz. Bu sevimli dostlarımız sevimli ama çok yüz göz olursanız hazzetmeyebiliyorlar. Zira bir tanesi saldırmaya kalktı da laynn!hişt!piştt!kışt! derken biraz da Japon görevlinin yardımıyla zor uzaklaştırdım kendisini. Buradan Arashiyama’nın maymunlarına sesleniyorum: Beni Japonya’da maymun katili yapmayın olm!
Sonra efendime söyleyeyim bir nargile kafeye gittik Japon arkadaşlarımla beraber, beklediğimiz çok üstünde bir kalite aldım şaşırdım, ziyadesiyle tebrik ediyorum sahibini buradan tekrar. Tek problem köz hizmetleri zayıf her seferinde çağırmak durumundasınız, bu konuda tek şikayetçi olan kişi olmak da hoş değil herkes koyun gibi otururken.Velhasıl iyiydi hoştu, ayda bir, 2 ayda bir gidilebilir.
O değil de dünya kupasından elendik, çok pis içime oturdu. Gece gece (3-4 suları) binbir zahmet link arayıp Milli Takımın ve Galatasaray’ın Avrupa maçlarını arayan bana yapılmazdı bu. Olmadı çocuklar, yapmayın çocuklar…Döndürmeyin orda Shevchenko’yu…(Geyiğe vurduğuma bakmayın cidden çok koydu yav, evde oturup elalemin maçlarını izlicez yine mel mel. Bi git artık Fatih Terim demek istiyorum taa buralardan.) Neyse ki Cimbom fena gitmiyor. Bir de Arda’nın üstüne gitmeyin, bunaldı çocuk performansı düştü. Neyse futbola girdik konudan saptık.
Velhasılkelam efendim kısaca böyle, Japonya’da değişim öğrencisi olma serüvenimde hem eğleniyor hem öğreniyorum. Zaman zaman da gülerken düşünüyorum. Böyle bir yer Japonya. Aslında pek çok detay vardı ama şimdilik aklıma gelenler bunlar, şu an unuttuklarım da diğer yazıya kısmetse. Fotoğraflar eklenecektir Facebook’a yakın zamanda, ilgilenenler buyursun. Açık söylemek gerekirse hem Facebook’a hem blog’a koymaya üşeniyorum. Böyle de tembel bir insanım. 2’si arasında bir tercih yapmam lazım ve Facebook’tan daha çok insana ulaşma imkanım olduğu için Facebook’u tercih etmek durumunda kalıyorum. Böyleyken böyle.
Hepinize bol bol sevgiler. Türkiye’de benim için bol bol mantı, sarma iskender falan yeyin. Ve unutmayın, Japonya çok güzel ama bizim memleket bambaşka be. (bir anda yaşlı amca üslubu gibi oldu ama idare edin artık
)
Sağlıcakla kalın.
Merhaba arkadaşlar, en son yazıyı yazalı 1 ay geçmiş neredeyse, sürekli aklımda birşeyler yazmak istiyorum ama gerçekten fırsat bulamıyorum, fotoğrafları bile dün ekleyebildim facebook’a.
En son yazdığımda dersler başlamamıştı ve gerçek hayatımla tanışmamıştım tabi ki.
Olan şu ki burada kimi zaman oluyor ki ders çalışmaktan deyim yerindeyse anam ağlıyor. Geçen yazıda, Japonca yerleştirme sınavı sonuca 7 seviye arasından en yüksek 6. seviye olduğumu söylemiştim. Tabi mutluluk ve gurur verici birşeydi ama bu bana yol su ve elektrik olarak geri dönüyor derslerin zorluğu anlamında. Misal geçen hafta 5 günde tam 4 tane sınav atlattım, ki sınav haftası, midterm, final vs.. değil, burada işlerin genel işleyişi böyle. Bulunduğum sınıfta insanlar ortalama 5,6 yıldır Japonca öğrenen insanlar ve benden daha sağlam oldukları kesin. İtiraf etmek gerekirse besin zincirinin alt tabakasında hayatta kalmaya çalışıyorum bu 10 kişilik sınıfta.
İnanın Türkiye’de ÖSS’ye çalıştığım zamanları anımsıyorum zaman zaman, hatta bazen daha fena, çünkü ipin ucu bi kaçtı mı toparlamak imkansız gibi olacak.
Bunun dışında hayatımdan keyif alıyor muyum? Evet net olarak keyif alıyorum derslerden bezsem de zaman zaman. Şu ana kadar burada bir çok arkadaş edindim ve okul civarı dışında gördüğüm her yeni, hayatımda ilk kez gördüğüm yerler olduğu için enteresan oluyor tabi ki haliyle.
Okulun üçüncü haftasında (Bayramın ilk gününe denk geldi) Tokyo’ya geldim, tesadüfe bakın ki bizim bayramın olduğu vakit Japonlarında üstüste 3 günlük milli bayram tadında olayları vardı. Biz de bu tatili değerlendirdik ve burada daha önce belirttiğim isveçli kankam Gerrard’la yola koyulduk ve 4 günümüz Tokyo’da geçti. Tokyo’dan kısaca bahsetmek gerekirse, kişiye göre değişir tabi ki ama kendi adıma söylemem gerekirse büyüleyici bir şehir. Sanki bu dünyadan değil de bir bilgisayar oyunundan fırlayıp çıkmış bir yer gibi. Hele geceleri bu duyguyu net olarak yaşadım. İnanılmaz karışık gibi görünen bir metro hattı olsa da(çok kapsamlı olmasından) 2. gününüzde olayı kapıp kendi işinizi rahatça kendiniz görür hale geliyorsunuz. Tabi bu muhteşem şehirin bir bedeli de var ki, gerçekten çok pahalı. Gerrard’la yola çıkarken cebimizde sadece gidiş ve dönüş biletlerimiz vardı. Gidince çaresine bakarız koca Tokyo kalacak yer mi yok dedik ve sırasıyla kaldığımız 3 mekanı sıralıyorum: 1. gece internet kafe zemini (kendine ait odada tabi), 2. gece, bir partide 2 ayrı sofada oturur vaziyette
, 3. gece çok şükür ki ucuz bir youth hostel bulduk ve bir yatakta yatabildik son gecemizde. Ama işin ilginci ortalama 3 – 5 saat uykuyla geçen 3 geceye ragmen her gün erken kalkıp hiç bir anı boş geçirmedik. Bu enerji nasıl geldi sormayın ben de bilmiyorum.
Bunların dışında dersler haricinde Japonya’da sıkıntı olan nokta kendi adıma yemekler malesef. Birçok şeyin içinde domuz olduğu için yiyemiyorum, onun dışında genel olarak yemek kültürü de bana hitap etmiyor malesef. Önyargısızca yiyorum alışmaya çalışıyorum ama beni bilenleriniz bilir, Türkiye’de yemek için yaşayan bir adamken burada zaman zaman yaşamak için yerken buluyorum kendimi.
Ama şikayetim yok, bu ihtimali göze alarak geldik ve o kadar nazar boncuğu da olsun tabi ki.
Japonlar hakkındaki daha önceki yazılardaki kanım da hala değişmedi. Çok kibar ve dürüst insanlar. İnandıkları karma felsefesindenmiş yeni öğrendim, yaptıkları bir kötülüğün aynı şekilde kendilerine geri döneceğine inanıyorlar. Hani biz de inanıyoruz çalınca başımıza fena şeyler geleceğini ama ben niye Türkiye’de bisikletimi kilitlemeden bırakamıyorum diye soruyorum kendime zaman zaman.
Kısaca keyfim hala yerinde, ama her Allah’ın günü gezip tozmuyorum tabi ki. Dersler cidden çok fena. Sabah 9 daki dersleri dahi kaçırmadan gidip can kulağıyla dinleyip, akşam da günübirlik çalışma yapsam dahi hala zorlandığımı görmek hiç hoş değil, tavsiye etmiyorum.
Ama değdiği sürece bir problem yok tabi ki.
Şimdilik bu kadar, saat an itibariyle 23.36 ve yetiştirmem gereken bir ödev var.^^ Kendinize iyi bakın, sıradaki yazıda görüşmek üzere!
İlk bikaç günün özetinden sonra biraz daha devam etmekte fayda var diye düşünüyorum. Bugün itibariyle Japonya’da 10. günümü doldurdum. Şu ana kadar genel ruh hali olarak da çok mutlu olduğumu söyleyebilirim. Her ne kadar inanılmaz derecede farklı bir kültürün içinde de olsam sanırım bikaç yıldır Japonlarla içli dışlı olmak faydalı olmuş, olan bitene, gördüklerime aman aman şaşırmıyorum, ama çok eğleniyorum. Yurttan bahsetmiştim, uluslararası bir yurt, 100 kişi civarında insan kalıyor, yarısından çoğu Amerikalı, 7 Japon, gerisi de dünya karması şeklinde kısaca. Şu ana kadarki en iyi arkadaşım Lübnan asıllı İsveçli Gerrard adlı bir çocuk. Gerçekten çok iyi bir insan tanıdığım kadarıyla, baya wingman olduk, caponlarla geçirdiğim zaman haricinde en çok onla takılıyoruz. Fotoğraflardaki çok uzun boylu hatta bir nebze Türk’e benzeyen zat-ı muhterem kendisi. Onun dışında epey bir arkadaş edindim burda, yarısı Japon, yarısı uluslararası olmak üzere. Bunun yanında Japonca seviyem diğer yabancı öğrencilerin epey üstünde. 7 level arasında 6. levelden başlayacağım, 2. dönemde de 7 olacak ve bu okulda öğrenebileceğim en yüksek seviye Japonca’yı öğrenmiş olarak Türkiye’ye dönmüş olacağım.(hopefully
) Bunun dışında şimdiye kadar tespit ettiğim bir takım gariplikler, güzelliklerden bir demet yapayım:
1- Japon milleti yağmuru asit ya da sülfür falan gibi birşey zannediyor. Havada 2 bulut görseler yanlarına şemsiye almayı geçin, şemsiye açık yolda yürüyorlar. İnanılmaz gerçekten, 1 damla yağmurdan öleceğini zannetmek gibi bir his olsa gerek
2- Bir akşam yemeğinde oturmuş uluslararası uluslararası efendi gibi yemeğimizi yerken 70 yaşında sarhoş bir dede dadandı. Adam tipik bir Japon’dan inanılmaz farklı ve çok rahattı. Her ne kadar yanımızdaki Japon arkadaşlar normal olarak rahatsız olsalar da biz çok eğlendik, çok ilginç bir tecrübeydi.
3- Japon halkına saygım gerçekten çok arttı. Gerçekten çok dürüstler ve ınanılmaz gelecek belki ama bisikletlerimizi gözümüz kapalı kitlemeden her yere bırakıyoruz(parka izin verilen alanlarda tabi ki). Çalınma korkusu yok. Ve cidden herkes böyle yapıyor ve bir terslik duymadım da yaşamadım da çok şükür şimdiye kadar. Yani kaldırıma cüzdanını bırak muhtemelen aynı yerde bulursun ertesi gün.
4- Japonlar gerçekten sadece kendi işleriyle ilgilenen, genelde başka şeylere çok salça olmayan efendi insanlar(şu ana kadar en azından). Sıcakkanlı olup olmamaları da tamamen karşılaştığınız Japon’un karakteriyle alakalı. Ha bi de Osaka’da yaşıyor olmanın farkı da var, Tokyo çok farklı diye duydum.
5-Gerçekten çok düzenli bir memleket. Her şey yerli yerinde ve gelişmişlik düzeyi olarak benim yorumuma göre -iki yeri de görmüş biri olarak- Amerika’dan daha gelişmiş bir ülke. Daha medeniler. Aşırı kibarlar (bu kısmı zaten biliyor herkes) .
Biraz daha yurttaki hayattan bahsedeyim. Aşırı lüks bir yer, her şey otomatik. Banyo ve tuvaletler çok lüks. Tuvalette tazyiğini ayarlayabildiğiniz taharet musluğu bile var
Hatta eğer çok gürültülü işler gerçekleştirecekseniz size ortama su sesi vermeyi temin eden bir opsiyon var. Gerçekten inanılmaz. Mutfak da çok düzgün salon da. Her şey yerli yerinde. Genelde kendi yiyeceğimi kendim yapıyorum, dışarda yemek cidden çok pahalı. Onun dışında bisiklet gerçekten eli ayağı bir öğrencinin. İnanılmaz bir rahatlık sağlıyor. Zaten okulla yurdun 20 dakikalık yürüme mesafesini görünce direk ertesi gün aldım, diğer tüm öğrenciler topluca bisiklet almak için oryantasyonun yapılacağı günü beklediler. (saftirikler )
Velhasıl bunun dışında bugün itibariyle dersler başladı, yarın Japonca dersler başlıyor. Hadi hayırlısı diyelim. Bunun dışında şu ana kadar okulun civarı yakınındaki yerleri-hirakata- , Osaka ve Kyoto’yu gezebildim. Zamana yayacaz bol bol gezecez daha kısmetse heheh.
Kısacası şu ana kadar herşey çok yolunda, sadece para çok hızlı gidiyor, ilk ay yerleşme masrafları epey oluyormuş, tahmin ettiğimin epey üstünde. Alışveriş için pahalı bir ülke. Kimse vay anam teknolojinin merkezi kelepir şeyler kapatırız diye beklemesin
Gitar, laptop vs… bir çok şey için geçerli bu şu ana kadar gözlemlediğim kadarıyla.
Yaşadıkça bu sayfada yazmaya devam edeceğim. Fotoğrafları da facebookta olacak. Burada anlattığım şeylerin karşılıklarını o fotoğraflarda net olarak görebilirsiniz
Her zaman dediğim gibi, ilgilisine tabi ki.
Öpüyorum hepinizi. Sıradaki yazıda görüşmek üzere!
Bu yazı biraz günlük tadında olacak, Japonyaya gitmeden önceki son duygular, yolculuk ve ilk 3 günün olayları ve izlenimleri şeklinde. Biraz uzun olacak, belki biraz da bireysel. İlgisi çeken buyursun:
Aslına bakarsak uçağa binene kadar hala Japonya’ya gidiyor olduğumu hissetmiyordum son ana kadar ki -bu durum aktarma için Dubai’ye giden uçakta da devam etti bu sefer, sanki uçakla Antalya’ya gidiyormuşum gibiydim- Makoto’nun düzenlediği gece harikaydı bilhassa, cidden şüphe yok ki bugüne kadarki en kral Japon arkadaşım Makoto. O gece katılan herkes -Ural, Cumhur, Mariko Sensei, Adachi Sensei, Hide- hepsine ayrı ayrı teşekkür ediyorum tekrar, Mariko Sensei bilhassa çok duygulandırdı beni. Ertesi gün Yaşar ve Fabio’nun hazırladığı yemek ve o akşamın da hakkını yememek lazım, o gün de 1 yıl aradan sonra Alperen’i ve gitmeden teyzemi görmüş oldum ve son gecem de o şekilde epey güzel geçti. Ama dediğim gibi, son gece de olsa son gece gibi hissetmedim hiç.
Velhasıl havaalanında da Yaşar, Kayra ve Ural’ın eşliğiyle beraber her şey yolunda gitti. Dubai’ye giden uçakta Türk de çok fazla olduğu için cidden sanki Antalya’ya gidiyorum gibi bir hisse kapıldım. Burada Emirates’e ayrı bir parantez açmak istiyroum. Yemekleri ve hostesleri çok güzel
Fiyatları da gayet uygun, denizaşırı yola çıkacak kişilere tavsiye ederim tereddütsüz. Uçakları da çok konforluydu.
Velhasıl yarım saat geciken bir kalkıştan sonra saat 24 sularında Dubai Havaalanına iniş yaptık. Epey büyük havaalanı yapmış Araplar hakkını vermek lazım. Dirhem denen BAE parası neymiş onu da görmüş oldum(havaalanındaki restoranlarda dolar geçmiyordu zira) . Sonra saat gece 3 sularında Osaka’ya kalkacak uçakta yerimi aldım ve uçağın yüzde 90 Japonlarla dolu olduğunu gördüğüm an anladım şaka maka Japonya’ya gittiğimi
Yanımda 2 tane Japon kız oturuyordu. Japonların kültüründe biraz utangaçlık var bilenler bilir, o yüzden selamımı verip çok yüz göz olmayayım diyordum ki Japonca bilip bilmediğimi sorarak onlar muhabbete girdi. 2,3 saat kadar muhabbet ettik, çok tatlı insanlardı gerçekten. Havaalanında da sonra görüşmek üzere ayrıldık. Erika ve Yuka’ya burdan selamlarımı iletiyorum. ^^
Havaalanında hiçbir problem çıkmadı, yabancı öğrencilere güvendikleri için mi, bana mı öyle denk geldi bilmiyorum. Kontrolü yapan kadın valize baktı ve içinde ne var diye sordu. Elbise var diye yanıtladım ve valizi açtırmadı bile, gülümseyip başarılar diledi ve böylece benim salça, yuvarlamalar ve kaşar peyniri belki de güme gitmekten kurtuldu
Sonrasında beni karşılamaya daha önce anlaştığımız üzere Takuo geldi. Burada konuyu biraz açacak olursam, Osaka Üniversitesi’nde Türkçe bölümünde okuyan, 6 ay Türkiye’de yaşamış, Türkiye ve Türkleri çok seven Masahiro adlı bir Japon arkadaşla tanışmıştım internetten, ortak arkadaşlarımız vasıtasıyla. Yurda yerleşmemden 2 gün önce Japonya’ya iniş yaptığım için kalacak yer lazımdı ve ben de Masahiro’dan yardım istedim. Masahiro gün boyunca çalıştığı için beni en yakın arkadaşı Takou’ya havale etti ve sağolsun Takuo da sözünün eri bir Japon olarak havaalanında çıkışta direk karşımdaydı.
Havaalanında bir süre yürüdükten sonra trene geldik ve toplam 1.5 saat süren tren yolculuklarından sonra istasyondan indik ve otobüs bekledik Takuo’nun evine kadar olan. Yarım saat kadar da otobüs yolculuğundan sonra toplam 2 saatten biraz fazla zamanda Takuo’nun evine vardık. Saat 20.30 sularında varmıştık. 2 tane tıka basa dolu valiz, içinde laptop ve muhtelif eşyalar olan bir sırt çantası ve bir gitarla 2 saat gelmek epey yordu ama Takuo olmasa nasıl hallederdim bilmiyorum. Bir kez daha teşekkürü borç bilirim kendisine. Hala iftar yapmamıştım ve alışverişe gidip kızarmış tavuk , ve kızarmış karides eşliğide ilk yemeğimi yemiş oldum Japonya’da. Sonra saat 23 gibi Masahiro işten döndü ve onunla da ilk kez yüzyüze görüşmüş olduk. Çok iyi çocuklar cidden ikisi de. Sayelerinde o kadar eşyayla rezillik çekmedim. Gece 12, 1 e kadar muhabbet ettikten sonra Masahiro gitti, biz de uyuduk. İlk gecem de böylece bitmiş oldu.
Ertesi gün öğleye doğru kalktık ve napsak diye epey bir kararsız kaldıktan sonra Takuo Kyoto’ya gidelim dedi. Ben de gidelim anasını satiim dedim.(Japonca tabi) Takuo’nun süper bir motosikleti var, 1 buçuk saat yolculuktan sonra Kyoto’ya vardık. Valla şunu öğrendim ki en nefis motor bile olsa bi süre sonra kıçının ağrısından gözün görmüyor. Ne kadar zevkli bişey de olsa motor arabanın gözünü seveyim. Ama çok iyiydi bir yandan da, Japonyadaki ilk günlerimde motorla geziyordum. Pek kısmet olacak birşey değil. Kyoto’da büyük bir park var, ama kapanışına yakın varmışız, çok bişey anlamadık. Japon da olsa Takuo da pek bilmiyo kendi yaşadığı çevrenin haricini. Çoğu capon öyle gerçi. Neyse, sonra Kyoto şehir merkezini gezdik. Etrafta dolaşan çipil çipil Japonları, dükkanların hepsinde yazan cevval kanjileri gördükten sonra artık gerçekten Japonya’da olduğuma kanaat getirdim. Japonya’ya gelişimin ikinci gününde Osaka’dan önce Kyoto’yu gezmiş olmam da garip bir durumdu tabi. Neyse sonra geri döndük eve. Akşam Mizuki adlı Türkçe bölümünden Takuo ve Masahiro’nun arkadaşı olan kız geldi. O da çok iyi biri, şeker bi kız. Bana hediye olarak capon çerezi getirmiş saolsun. Ben de nazar boncuğuyla karizmayı koydum tabi karşılığında, aklını aldım. 1 saat kadar durdu ve ertesi gün işi olduğu için erken yatmak üzere evine döndü. Sonra Masahiro geldi, bir de Takuo’yla Masahiro’nun başka bi arkadaşı. Bunlara tavla öğrettim. Sonra ikisi oynadılar. Acıktık, zeytinyağları varmış dedim bende de tarhana çorbası var. Yaptım yedik. Çok beğendiler. Sonra da film izleyelim dedik. Türk filmi olsun dediler. Ben de altyazısını bulup ”Her Şey Çok Güzel Olacak”ı izlettim. Onu da çok beğendiler. İyice akıllarını aldım kısaca . 2. gece de böyle geçti.
3.gün en zor gündü aslında. Takuo’nun evinden yurda eşyaları taşıma zamanı gelmişti. O gün Masahiro da çalışmadığı için sabah 11 de eşyaları taksiye yükledik ve yurda gittik. (taksiyle 1 saat sürdü) Sonrasında da Osaka şehir merkezine yakın Umeda’ya geldik ve baya büyük(Japonyadaki en büyüklerden biriymiş) bir elektronik mağazasına girdik ve fotoğraf makineme kavuştum(yakında aktarılacaktır ilk fotoğraflar). Akşam da Masahiro’nun Türkçe hocası Kamil Hoca’nın düzenlediği ”Biz bize” adlı Türk gecesine katıldık ve 3 gün aradan sonra Türk yemeği yeme ve oradaki Türklerle tanışma fırsatım oldu. 8-10 milon insan içinde 108 tane Türk varmış toplamda, epey şaşırdım açıkcası. Ama güzel bir akşamdı. Sonrasında da bir Japon ritüeli olan karaokeye gittik sonra sabaha karşı Takuo’ya döndük. Caponya’da ilk kez sabahlamış oldum böylece, güneşin en erken doğduğu memlekette.
4.gün(Bugün-Pazar): Takuo’da son kez kaldıktan sonra sağolsun motorla beni yurduma kadar getirdi. Burdan kendisine tekrar teşekkür etmek istiyorum.
Cidden çok kral çocuk, bu kadar çok iyilik yapan ve yaptığının iyilik olduğunu hissettirmemeye çalışan az insan vardır. Masahiro da öyle. 3 gün sayelerinde rahat geçti, her konuda yardımcı oldular ve çok iyi zaman geçirdik. Bundan sonra da geçireceğiz tabi ki. Bu arada tabi sabaha karşı 6 da yattığımız için saat 3 gibi kalkabildik anca. Yurda geldim, alışverişe çıktım yemek yedim vs..derken gece geldi. Yurt ile ilgili kısaca ilgi verecek olursam, Kansai Gaidai Universitesi’nin yabancı öğrencilere tahsis ettiği 4 yurttan birisi. Okulda toplam 320 civarı yabancı öğrenci var ve yarısı Amerikalı. Burslu öğrenci az, burası da özel üniversite, Amerikalılar da zengin, uyanık caponlarım yoluyolar Amerikalıları. Güzel bişey. İlk izlenimim çok artist tipler. Amerikadaki Amerikalılar böyle değildi sanki. Tabi daha çok tanışmadım şimdiden günahlarını da almayayım ama ilk izlenim böyle kısaca. Oda arkadaşım bir Japon olacak. Biraz kırık bi tipe benziyo da du bakalım. Bunların dışında yurt cidden çok güzel ve çok lüks. Herşey inanılmaz düzenli, şu ana kadar gördüğüm Japonya’da da, yurtta da. Yurdun mutfağında bile her odanın kullandığı lavabo bile ayrı ayrı. Çok bir sorun olmayacak gibi. Tek sorun şu: konuşmak ve diyalog için Japoncam yeterli olsa da kanji yetersizliği bir süre belimi bükecek gibi. Ama genel olarak önceden bildiğim üzere Japonlar gerçekten çok kibar insanlar, ama sıcakkanlı olup olmamaları tamamen kişisel. Olanları da var olmayanları da. İyisine denk gelirsen çok iyi. Onun dışında herkes kendi işinde gücünde, kimse kimseyi pek iplemiyor. Merak edenler için geliyor, kızların yüzde yetmiş kadarı yaramaz. Hadi acımasız olmayayım o kadar, yüzde 60 diyelim
Kalanın yüzde 20 si idare eder, yüzde 20 si de epey güzel diyebilirim. Ama çok şık giyiniyorlar genel olarak ve kendilerine iyi bakıyorlar. Ha bir de güzel olanları gerçekten çok güzel.
Şimdilik böyle. Caponyadan bildirdik efendim.
Mete Aydın, yerel saatle 24.40, Hirakata City, Osaka -JAPONYA ^^